İsmail Samur Hocam yine çok güzel bir yazı gönderdi. Bana da bunu yayınlamak düştü. Yayınlamamın nedeni eski Develiyi anlattığı ve genç kuşakların alması gereken dersler var. Unutulmaya yüz tutmuş gelenekler ve göreneklerimizin unutulmaması ve yaşatılması gerektir diye düşünüyorum. İşte değerli hocam İsmail Samur’un hayata dair Yaşam Sırları.
Dedem, ölüm döşeğindeyken babam askere çağırmışlar. Yiyecek yok, yakacak yok. Kalmışız karakışın ortasında
dımdızlak. Gıdasızlıktan ve soğuktan olacak ben de hastalanmışım, ama ne hastalık. Annem derdi ki: “Sen kalmışsın bir deri, bir kemik, öksürdükçe için dışına çıkıyor, ateşler içinde kavruluyorsun; bense kıvranıyorum, ama elimden gelen bir şey gelmiyor!”
Aç kalmak pahasına da olsa evdeki kış katığı buğdayı satmışlar dedeme bir doktor çağırmışlar. Annem durur mu? Hemen beni kaptığı gibi kucağına almış, koşmuş doktorun yanına. Büyükler: “Bu zaten ölmüş, ölsün de hiç olmazsa dedesinin gadasını savsın!” demişler.
Bizim oralarda bir evden aynı anda iki ölü çıkmayacağına inanılır. Ben ölürsem dedemin kötü hastalıktan kurtulacağına inandıkları için, beni ölüme ter ketmişler.
Ana yüreği bu, annem de gitmiş yedi mezardan, yedi ayrı toprak getirmiş, toprakları kavurmuş, soğumadan beni içine yatırmış. Yedi hafta durmadan sarmış sarmalamış, köşe bucak Azrail’in görmeyeceği evin karanlık köşelerine saklamış. Azrail de beni bulamadığı için olacak, dedemin canını almış.
Ben kurtulmuşum. Kurtulmuşum derken birden iyileştiğimi filan sanmayın. Kupkuru bir oğlandım. Sürekli karnımın ve başımın ağrıdığını hatırlıyorum. Toklu gibi hiç durmadan öksürür dururdum. Her öksürdüğümde ağzımdan avuç avuç balgam gelir, burnumdan sümük hiç eksik olmazdı. -“Bu oğlan marazlanmış, gayrı buna çare bulunmaz” derlerdi. Bir deri bir kemik kalmıştım. İnsanlar adımı unutmuş beni ‘tırışık’ diye çağırıyorlardı. Annem, iyileşeceğime taa o zamandan inanmış olacak ki evleneceğimi filan ümit eder: “Seni alacak karı yandı, bütün ömrü sümüklü mendil yıkamakla geçecek.” derdi.
Hiç unutmam. Babam beni ilkokula yazdırmaya götürmüş öğretmene; - “muallim efendi bunun eti senin kemiği benim” demişti. Öğretmen de -“bunda et nerede, zaten bir deri, bir kemik kalmış.” dediğinde, öğretmen beni okula almayacak diye bir korkmuştum, bir korkmuştum. Ama korktuğum gibi olmadı, okula kabul edildim ve kaydım ‘Tırışık’ olarak değil, ‘İsmail’ olarak yapıldı.
O günlerde yaşadığımı görenler, perişan halimi bilenler, beni görünce başlarını sallayıp bana ‘mucize’ derlerdi. O günlerden bu günlere nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa 80 yaşımdayım, turp gibi sağlamım. Taş gibiyim, yere çaksan çivi gibi deler geçerim.
Şu anda denizden geldim, dinlenirken size bunları yazıyorum. Herkes şezlonglara uzanmış inek gibi yatarken ya da ördek gibi denize batıp çıkarken ben iki saat aralıksız yüzdüm, soğuk bir duş aldım, şu anda evimde dinleniyorum. Size madde madde yaşam sırlarımı vereceğim, o tırışık oğlanın nasıl zımba gibi bir adama dönüştüğünü ve 80 yaşına nasıl ulaştığını size göstermek istiyorum:
Lütfen kaçmayın, kapatmayın, yazı uzun sürecek biliyorum, ama tümünü okuduğunuzda, size söz veriyorum, kendinizi daha hafif hissedeceksiniz; Sanki birisi omuzlarınızdan uzun zamandır taşıdığınız ve aslında ne kadar ağır olduğunu unuttuğunuz, ıslak bir paltoyu almış gibi olacak.
1 Numaralı Sırdan Başlayalım:
Hava soğuk olsa bile, tam da soğuk olduğu için. Ben soğukta büyüdüm! Evimiz kışın soğuk olurdu. Isıtılabilen bir tandırı olan odamız vardı, yemek pişirilen ve yenen. Evin geri kalan odaları ısıtılmazdı. Sabah kalktığımızda nefesiniz havada bir bulut gibiydi. Kimse bu yüzden yatakta kalmazdı. Giyinir ve dışarı çıkar, avlunun güneş gören bir yerine tavuk gibi tüner, içimizi ısıtmaya çalışırdık.
Bence yaşlı insanlar için en kötü icatlardan biri aşırı ısıtılmış dairelerdir. Ciddi söylüyorum. 23°C'de oturuyoruz, her şey yumuşak ve sıcak. Vücudun yapacak hiçbir şeyi yok. Hiçbir yere uyum sağlamak zorunda değil. Enerji harcamak zorunda değil. Vücut savaşmak zorunda değil, bu yüzden günden güne uyuşuyor, çöküyoruz.
Bunu düşünerek her gün, istisnasız ama her gün dışarı çıkıyorum. İlkbaharda çayır çimer çiçeklerle donandığında toprak ana burcu burcu kokarken ve yazın tarlalar altın sarısı olduğunda yürüyüşe çıkmak hiç sorun değil. Ama aynı zamanda Kasım ayını da kastediyorum; Karaöz’de gökyüzü eski teneke gibi griyken, Şubat ayında rüzgar kuzeyden eserken ve gökyüzüne karşı çıplak dururken, bu durum daha da belirginleşiyor. Denize girmeye ve girince en az bir saatten fazla kalmaya özen gösteriyorum. Soğuk rüzgâr yüzüme estiğinde vücudumda bir şeyler oluyor. Bunu hissediyorum. Kan akmaya başlıyor. Kafam açılıyor, gözlerim açılıyor. Gerçekten, sadece yarı açık değil. Vücut diyor ki: "Dikkat, dışarıdayız, çalışmamız gerekiyor, hayattayız." Bu, vücudun yaşlandıkça ihtiyaç duyduğu sinyaldir. Durgunluk insanı hasta eder. Sıcaklık, durgunluk ve hareketsizlik, vücuda artık kendisinin gerekli olmadığını söyler. Ve artık gerekli olmadığına inanan vücut çalışmayı bırakmaya başlar. Başlangıçta bunu her zaman sevmezsiniz, zamanla gerekliliğine inanırsınız.
Bazen ben giyinirken Şükran pencerede durur: "Dışarıda sis var, fazla kalma.” der. Sonra dayanamaz; “bekle ben de geliyorum” der. Sis bizi rahatsız etmiyor. Kışları Almanya’da geçiriyoruz, genellikle soğuk havaya rağmen, birlikte genellikle kısa, arada sırada da uzun yürüyüşlere çıkarız ve yanaklarımız pembeleşmiş, ceketimiz belki biraz nemli bir şekilde geri döneriz, ama eve geldiğimizde yaşadığımızı fark ediyoruz. Sadece orada değil, gerçekten yaşıyoruz.
Doğa yaşlı insanlar için bir tehdit değil. En eski müttefikimizdir. Oradan geliyoruz. Bedenlerimiz onu tanıyor. Soğukla, nemle, rüzgarla, değişen mevsimlerle nasıl başa çıkacaklarını biliyorlar. Sadece onları yıllarca ondan uzak tuttuğumuzda nasıl başa çıkacaklarını unutuyorlar. Bugün dışarı çıkın. Hava kapalı olsa bile, kaldırım ıslak ve parıldasa bile, sıcak bir ceket giyin ve 20 dakika yürüyün. Ağaçlara bakın, havayı soluyun, rüzgarın yüzünüze değmesine izin verin. Hiçbir maliyeti yok, doktora gerek yok. Ve bunun birçok haptan daha fazla fayda sağladığı ap açık ortada.
2 Numaralı Sır:
Günleri saymayı bırakın, ben bu işi bırakalı çok oldu. Tam olarak ne zaman başladığımı bilmiyorum. Sanırım 30 yıl olmuştur, farklı düşünmeye başladım, plan yapmıyorum. Takvime bakıp hesap yapmıyorum. Gazeteleri takip edip birinin öldüğünü okuyup, "Benden daha gençti" veya "Benim yaşımdaydı" diye düşünmüyorum. Ölüm beni ilgilendirmiyor.
Gün sayan insanları tanıyorum. Zihinlerinin arka planında sessiz, zehirli bir geri sayım yapıyorlar. Ne kadar zamanım kaldı? Acaba elden ayaktan kalacak mıyım? Bu geri sayım ölümcül. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum; bunu söylüyorum çünkü artık vücutta neyi tetiklediğini anlıyorum. Sürekli geriye doğru çalışan bir saate bakarsanız, vücudunuz stres hormonları salgılar. Kaslar gerilir, kalp farklı çalışır, uyku sığlaşır ve en kötüsü de, artık insanlar yaşayamayacakları günleri düşünmekle sürekli meşgul oldukları için yaşadıkları günü deneyimleyemezler.
Saat kullanmıyorum, kolumdaki saati çıkaralı kesin 50 yıl olmuştur. Kollarında saat taşıyan insanları görmek bile beni rahatsız ediyor.
3 Numaralı Sır:
İnsan küçük şeylerden zevk almayı bilmeli. Çoğu insan önündeki güzellikleri görmez, zira gözlerine dikkat ederseniz, orada inanılmaz miktarda bıkkınlık olduğunu görürsünüz.
Bu sabah, pencere pervazında bir kızıl gerdan vardı, orada oturmuş bana bakıyordu, kuşların bazen yaptığı gibi, sanki bizim bilmediğimiz bir şey biliyorlarmış gibi. Ben de sanki bizim bilmediğimiz bir şey biliyorlarmış gibi davrandım. O kızıl gerdanı dakikalarca izledim, sadece bunu, başka hiçbir şey yapmadım. Ve sonunda sanki o uçup kaçan kuş sabah yorgunluğumu da beraberinde alıp götürmüştü. 80 yaşında sonu korkuyla bekleyen bir insan her gün ölür. 80 yaşında pencere pervazındaki kızılgerdanı izleyen insansa ölmez. Bakın ben yaşamaya karar verdiğim günden beri hala yaşıyorum.
Bizim eve anne olduğu her halinden belli olan bir sokak kedisi geliyor, koyduğumuz yemekleri yiyip gidiyordu. Son günlerde mamasını yedikten sonra gitmiyor, ortalıkta sürtünüyor, yatıyordu. Biz de “kalk git ne duruyorsun! Yavruların seni bekler!” diyorduk. Meğerse bizimkisi, artık sokaklardan bezmiş, bizim eve sığınmak, hatta yavruları sokaklarda büyümesin, onların da sıcak bir yuvası olsun, güven içinde büyüsünler istiyormuş.
Bu sabah terasta kahvaltı yaparken bir de baktık bizimkisi yavruları toplamış getirmiş, bahçede oynaşıyorlar. İnanılmaz güzel yaratıklar, kedi bebek aşamasından çocuk kedi aşamasına geçiş dönemindeler. İnanılmaz lezzetler, sadece görsel açıdan değil, davranış açısından da bizi fıttırtıyorlar. Hepsi de birer minyatür kaplan gibiler. Kahvaltıyı bırakıyor, bizi görüpte ürkmesinler, korkup geldikleri yere kaçmasınlar diye, portakal ağacının arkasına saklanıyor, bolca gözlemleme fırsatı buluyoruz. Sık sık annelerinin üstüne çıkıyorlar, bazan annelerini emiyor, sıkça oyun oynuyorlar, oyun oynarken bazan delirdikleri bir aşama var ki görülmeye değer.
4 Numara:
Hasta olma işini bıraktım. Gençken arkadaşlarımla buluştuğumuz zamanları hatırlıyorum. İşten, çocuklardan, havadan, sudan, sinemadaki yeni filmden, komşulardan, komşunun bahçesindeki kirazdan, bizim tarladaki kavundan, yaz planlarından konuşurdur. Hayat, konuşma konusuydu. Peki ya bugünlerde bir araya geldiğimizde çoğumuzun nelerden bahsettiğini biliyor musunuz? Dizlerimizden, tansiyonumuzdan, kolesterolümüzden, doktorun yazdığı yeni hapın bize iyi gelip gelmediğinden, sağlık sigortasından ve neleri hâlâ kapsadığından, neleri artık kapsamadığından, şehir merkezindeki ortopedistin aniden üç aylık bekleme listesine girmesinden, hava değiştiğinde kötüleşen sol kalçamızdaki ağrıdan bahsediyoruz. Bunu yaşlı insanlarla dalga geçmek için söylemiyorum.
Ben de onlardan biriyim. Bunu söylüyorum çünkü bu konuşmaların bize neler yaptığını fark ettim. Kendinizi her gün "hasta" olarak tanımlarsanız, bedeniniz size itaat edecektir. Bu mistisizm değil. Bu sadece insan zihninin çalışma şekli. Kendimizi ne olarak görürsek, o oluruz. Her gün yüksek sesle söylediğimiz şeyleri pekiştiririz. Eğer her konuşmanız çürüme ve hastalık hakkındaysa, bilinciniz bu mesajı günlük bir mektup gibi alacak ve doğru olarak kabul edecektir. Eski dostum Ali-Rıza Bey 91 yaşında vefat etti. Allah rahmet eylesin. Bir keresinde bana bugün bile beni düşündüren bir şey söylemişti. Ciddi bir şekilde, "Hastalıklarımın tek konuşma konum haline geldiğini hissediyorum. Ve hasta olduğum için mi onlardan bahsediyorum, yoksa hasta olduğumu sandığım için mi onlardan bahsediyorum bilmiyorum." demişti. Ali-Rıza bey bilge bir adamdı.
Uzun zamandan beri farklı bir yol izlemeye, bir şeyin acı verdiğini inkâr etmemeye, gençmiş gibi davranmamaya, ama aynı zamanda acıyı hayatımın merkezine koymamaya karar verdim. Biri bana nasıl olduğumu sorarsa, iyiyim derim, her sabah dışarıdaydım, bahçemdeki ıhlamur ağaçları yeni yeni çiçek açmaya başlamışlarsa, onlara teşekkür ederim. Tanıştığım kişiye evde işlerin nasıl olduğunu, çocuklarının nasıl olduğunu, son zamanlarda neler okuduklarını sorarım. Konu hayatın kendisi. Ben bir hasta değilim. Ben bir insanım: bazen doktora giden biri, ama hasta değilim.
5 Numara:
Kendimi kötü haber selinden koruyorum. Bu, belki de gerçekten uzun süre üzerinde düşündüğüm konu, çünkü ilk bakışta kayıtsızlık, bencillik, dünyanın acılarına aldırış etmemek gibi geliyor. Ama mesele bu değil. Size televizyonun olmadığı zamanları anlatayım. Yoksulluk yıllarında çocuktum. Bu farklı bir hikâye, zor bir hikaye ve bugün bundan bahsetmeyeceğim. Ama size şunu söyleyeyim, mutluyduk. Bugün, bizim neslimiz akşamları televizyonun karşısına oturuyor ve saatlerce felaket bombardımanına maruz kalıyor. Seller, saldırılar, siyasi skandallar, ekonomik krizler, hastalıklar. Bir şey diğerini tetikliyor ve görüntüler giderek daha rahatsız edici, daha gürültülü, daha korkutucu hale geliyor. Peki vücudunuzda neler oluyor? Atalarımızın kılıç dişli kaplandan kaçmak için geliştirdiği o kadim sinir sistemi, gerçek bir tehdit ile ekrandaki bir görüntü arasında ayrım yapmıyor. Alarmı çalıyor, stres hormonları salgılıyor, vücudunuzu saatlerce, gecelerce yüksek alarma geçiriyor. Bu sadece sinirlerinizi zehirlemekle kalmıyor, kanımızı da zehirliyor, kan damarlılarımızı daraltıyor, uykumuzu bozuyor. Sonunda her şeyin üzerine gri bir örtü gibi çöken sürekli, donuk bir kaygı yaratıyor. Ve en kötü yanı, fark etmez Kayseri, Elazığ ya da Kırklareli’nde oturma odamızdaki koltuğumuzdan dünyanın acısını hafifletemeyiz. Hiçbir şekilde. Korkumuz ve acımız kimseye yardımcı olmuyor. Sadece bize zarar veriyor.
Cahil olun demiyorum. Umursamayın demiyorum. Diyorum ki, isterseniz günde bir haber programı seçin, bu yeterli. Sonra kumandayı bırakın ve bir kitap, bir şiir kitabı, en sevdiğiniz müziği alın. Özlediğiniz birine mektup yazın. Düşündüğünüzü söylemek istediğiniz birini arayın. Huzurla beslenen bir zihin bedeni sağlıklı tutar. Her gün terörle beslenen bir zihin hastalanır ve bedeni de beraberinde sürükler.
6 Numara:
Bizim evde yemeklerimiz ninelerimizin ve annelerimizin pişirdiği gibi pişer. Her öğünde sıcak yemek yemek bizim olmazsa olmazımız. Annem elinde ne varsa onunla yemek yapardı. İlkbaharda bahçeden ıspanak, şalgam, sezonun ilk yemlik, cırtlık, kuzukulağı, ebegümeci gibi otlar olurdu. Yazın fasulye, pazı, kabak, patlıcan, patates, nohut, domates, kiraz, kaysı, üzüm. Sonbaharda lahana, pırasa, şalgam, elmalar, armutlar. Kışın ise saklanmış ve muhafaza edilmiş olanlarla geçinirdik. Lahana turşusu, ambardaki; bulgur, yarma, kuru fasulye, nohut, kilerin tavanında aslı; armutlar, kavunlar, üzümler. Hiçbir ürün renkli plastik ambalajda değildi. Hiçbirinin içinde telaffuz edebileceğiniz kelimelerden, kimyasallardan oluşan bir içerik listesi yoktu. Ve babaannem zorluklara, savaş yıllarına, her şeye rağmen 93 yaşına kadar yaşadı. Babam 86, annem 84 yaşına kadar yaşadı.
Biz kız kardeşimle sabah erken kalkar Gölemendeki bağımıza gider dut, kaysı, erik, badem, üzüm ne varsa yer, bir sepette eve getirirdik. Ne yiyordunuz diyeceksiniz? Basit, yöresel, mevsimlik yemekler. Biz bugün hala patatesleri öyle pişirerek yiyoruz, hazır ürün olarak değil, cips olarak değil, poşetten çıkan bir şey olarak değil. Soyup haşladığım gerçek patatesler. Çeşitli şekillerde fasülye, lahana, pırasa, pazı, ıspanak.
Ekmeğimizi kendimiz yapıyoruz, yapamazsak fırıncıdan aldığım çavdar ekmeği, mevsiminde armut, elma, kiraz, kavun, karpuz, haftada birkaç kez az miktarda et, daha fazlası değil ve sürekli yemiyoruz. Tozları, kapsülleri ve küçük cam şişelerdeki pahalı meyve sularını unutun. Bölgenizdeki insanların yüzyıllardır yediği şeyleri yemeye özen gösterin. Vücudumuz bu yiyecekleri biliyor. Onunla ne yapacağını, onları nasıl sindireceğini biliyor.
7 Numara:
Kimse dinlemese bile konuşun. Çok yaşlandığınızda etrafınız sessizleşir. Arkadaşlarınız, kardeşleriniz, hatta eşiniz gider. Bazı çocuklar uzakta yaşar. Ve ortaya çıkan sessizlik huzurlu bir sessizlik değildir. Baskıcı bir sessizliktir, bazen her gün küçük bir ölüm gibi hissettiren bir sessizliktir. İşi bıraktıktan sonraki ilk birkaç ay hayatımın en zor aylarıydı. Bunu, çocukken yoksulluk yıllarını yaşamış, açlığı bilen, zor zamanları bilen biri olarak söylüyorum. İşleri bıraktıktan sonraki sessizlik farklıydı. Ev aynıydı, ama odalarda bir sessizlik hakimdi. Bu sessizliği bazılarına garip gelebilecek bir şekilde kırmayı öğrendim. Evde dururken, denizde yüzerken kendi kendime, yüksek sesle konuşuyor, genellikle de şarkı söylüyor, türkü çağırıyorum. Yaptıklarım hakkında yorum yapıyorum, yazı yazıyorum. Nereye gideceğimi, bugün öğleye hangi yemeği yapacağımı, hangi konuda yazacağımı yüksek sesle düşünüyorum.
Bahçedeki ağaçlarla, kedilerle ve hatta kaplumbağalarla konuşuyorum. Kulağa saçma geliyor biliyorum, ama onlara iyi büyüdüklerini söylüyorum. Ve bazen, özellikle güzel olduklarında, onlarla gurur duyduğumu söylüyorum. Ve evet, kahvaltıda, yemeklerde Şükran’la konuşuyorum; bazen ona o gün ne yapmayı planladığımı anlatıyorum. Şimdi kendisi de baba olan oğlumuz Timuçin'den , Canan’dan ve hepsinden önemlisi torunlardan bahsediyor, zevkle dinliyorum. O bana çocuklar, torunlar, akraba ve arkadaşlar hakkında telefonla aldığı yeni bilgileri aktarıyor. Toplum bunu garip bulabilir. Ben buna hayatta kalma becerisi diyorum, çünkü, ah, düşüncelerinizi kafanızın içine kilitlediğinizde, daha ağırlaşıyorlar. Onları sesli olarak, hangi yöne giderlerse gitsinler, kime hitap ederseniz edin, dile getirdiğinizde, hafifliyorlar. Baskıdan kelimelere dönüşüyorlar ve kelimeler buharlaşıyor. Artık göğsünüzde yer kaplamalarına gerek kalmıyor. Sesinize yer açın. Arkadaşlarınızla, komşularınızla, bitkilerinizle, köpeğinizle, kedinizle, raftaki fotoğrafla, eskiden dolu olan boş koltukla konuşun. İnanıyorsanız Tanrı ile konuşun. Yolunuz buysa cennetle konuşun. Sadece konuşun. Sessizlik yavaş yavaş öldürür, bir ses sizi hayatta tutar.
8 Numara:
Günün her saatinde beni bekleyen bir görev var. Hayatımda emekli olduktan kısa bir süre sonra ölen birçok adam gördüm. Kulağa sert geliyor ama doğru. 40 yıl çalıştılar, her sabah birileri onları beklediği için kalktılar—fabrika, ofis, şirket, meslektaşları—ve sonra son iş günü, kantindeki pasta, patronun tokalaşması, meslektaşlarından gelen nakit hediyeli küçük zarf ve ertesi sabah artık kimse beklemiyor, randevu yok, görev yok, kalkma zorunluluğu yok. Emekli olduktan iki yıl içinde ölen, iyi, sağlıklı adamlar tanıdım. Belirli bir hastalıktan değil. Sadece sönmüş bir mum gibi yavaş yavaş yok oldular, çünkü vücudun bir nedene ihtiyacı var, illa büyük bir neden olmasına gerek yok, artık kariyer yok, imparatorluk yok, hayat boyu çalışma yok, ama "Bugün bana ihtiyaç var. Bugün kalkmalıyım çünkü orada beni bekleyen bir şey var" diyen bir şey. Ben yazma işini üstlendim, yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum…
Evimde oturuyordum, ellerimle ne yapacağımı bilemiyordum. Ellerim çalışmak istiyor. Bütün hayatları boyunca bunu yaptılar. Bu yüzden eskiden bol bol severek okuduğum şeylere benzeyen bir şeyler yazmaya başladım. Onları Facebook’a koyuyorum ve komşularıma, tanıdıklarıma, hatta bazen zar zor tanıdığım insanlara zorla okutuyorum. En çok da gezdiğim, gördüğüm şeyler üzerine yazmayı seviyorum. Her sabah uyandığımda, tabletimde henüz bitmemiş bir yazı parçası olduğunu biliyorum. Hala yapılması gereken bir iş var. Bu bilgi basit, mütevazı ama güçlü, herhangi bir ilaçtan daha güçlü. İlla her gün bir şeyler yazmak zorunda değilim. Bakım gerektiren bir bahçe olabilir. Mama vermeniz gereken minik kedicikler olabilir. Kitaplığımda ayıklamam gereken kitaplar. Başka bir sese ihtiyaç duyan bir arkadaş, bir dost, akraba. Ara sıra kontrol etmeniz gereken bir komşu. Bu dünyada ellerimizi bekleyen muhakkak bir şeylerin olması yeterli. Bedenimizin bu dünyada kalmaya karar vermesi için bu yeterli.
9 Numara:
Çocuklarınızı bir kenara bırakın. Bu en zor iş, en uzun süre bahsetmem gereken olay, çünkü biz yaşlıların en çok yanıldığı konu bu. Yıllarca kendime bu sırrı yükledim. Timuçin uzakta yaşıyor. Karısı, işi, çocukları, dolu dolu bir hayatı var. Bunu aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekir. Düşünün ki, Timuçin’in kendi hayatı var, ona kanatlar vermemiz ya da en azından vermeye çalışmamız gerekir. Kanatların amacı onlarla uçmaktır, babasını ya da annesini teselli etmek için geri dönmek değil.
Onları içten içe, kötü niyetle değil, acılıkla değil, gerçekten özgür bırakmalıyız. Ona sessizce, içten içe dedim ki, özgürsün. Beklentilerimi karşılamak için benimle iletişime geçmek zorunda değilsin. Aksi takdirde suçluluk duyacağın için gelmek zorunda değilsin. Gelirsen, istediğin için geleceksin. Ve sonra beklemeyi bırakmamız gerekiyor. Herkesin kendi dünyasında kendi hayatını yaşaması gerekiyor. Bana neşe veren şeyler yapmaya başladım. Mutlu olmak için illa da çocuklara ihtiyacımız olmadığını, onlara olan sevgimizin bir zincir olmadığını onlara hissettirmeliyiz.
Çocuklarınızdan, torunlarınızdan, gizlice daha sık aramak, daha sık ziyaret etmek, daha sık yazmak istediğiniz herkesten vazgeçin; çünkü onların sevgisi daha az önemli hale gelmiyor, çünkü gerçek aşk bir yükümlülük değil ve beklemeyi bırakmış bir kalp aniden yeniden nefes alabiliyor.
10 Numara:
Mutlak, koşulsuz affetme sanatı öğreneli çok oldu. Çoğu insanın sağlıklı ve huzurlu bir şekilde yaşlanmasını gerçekten engelleyen şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Kan basıncı değil, kilo değil, genetik değil, kötü hava değil, yanlış beslenme değil. Taşıdığımız taşlar, yüzlerce kiloluk görünmez taşlar. Eski kırgınlıkların, on yıllarca süren ama hala ilk günkü gibi yanan acıların, o kadar derine kök salmış ki artık acı olarak tanımadığımız, ama varlığımızın bir parçası olarak gördüğümüz öfkenin, bir zamanlar bize haksızlık etmiş ve uzun zaman önce ölmüş olabilecek ama kalplerimizde yaşamaya devam eden insanlara duyduğumuz öfkenin taşları. Bu taşlara özen gösteriyoruz. Saçma geliyor ama doğru. Onları parlatıyoruz. Her şey sessizleştiğinde onları çıkarıp bakıyoruz. Kendimize eski hikayeleri tekrar tekrar anlatıyoruz; Kardeşin yaptığı, meslektaşın söylediği, babanın asla veremediği, kocanın ya da kadının yanlış yaptığı, kız arkadaşın yaptığı, o kadar emin olduğun kişi... Ve bu hikayeleri her anlattığımızda, sadece kendimiz dinliyor olsak bile, aynı stres hormonları vücudumuzda dalgalanıyor, bu gerilim, aynı göğüs sıkışması. Size Başkiraz Köyü’nde yaşlı bir hocanın bana gençken söylediği bir şeyi anlatayım: "Kin tutmayı zehir gibi al ve diğer kişinin ölmesini bekle." Bu cümleyi hemen anlamadım. Duydum ama kavrayamadım. Ancak on yıllar sonra gerçekten ne demek istediğini hissettim. Her sabah ekmeğinizi tereyağı ve taze soğanla yiyebilir, sabah egzersizlerinizi yapabilir ve her gün yürüyüşe çıkabilirsiniz. Bugün size söylediğim her şeyi yapabilirsiniz. Ve eğer içten içe birine kızgınsanız—bir erkek kardeşe, bir yengeye, eski bir patrona, onları hayal kırıklığına uğratan bir arkadaşa—o zaman tüm bu çabalar kısmen boşa gider çünkü bedenleri sürekli olarak dışsal bir tehdide karşı değil, içsel bir tehdide karşı savaşır. Beni affedin, bunu hafife alarak söylemiyorum. Biliyorum ki bazıları affetmesi zor şeyler yaşadı. Gerçek acı, gerçek ihanet, gerçek adaletsizlik. "Yaptığın doğruydu" demekten bahsetmiyorum. Diğer kişiyi mazur görmekten veya acının gerçek olmadığını iddia etmekten bahsetmiyorum. Taşıdıkları taşı, diğer kişi için değil, kendileri için bırakmaktan bahsediyorum. 30 yıl önce arazi anlaşmazlığında sizi aldatan komşunuzu affedin. Ebeveyninizi, bir zamanlar her şeyi paylaştığınız kardeşinizi affedin.
11 Numara:
Sonla mutlu olacaksınız. 80 yaşındayım. Bunun ne anlama geldiğini biliyorum. Yolculuğumun bir gün sona ereceğini biliyorum, belki yakında, belki de o kadar yakında değil. İki yaşında her şeye rağmen direnerek inatla çalışmaya devam eden bu kalbin, bir gün gerçekten de atmayı bırakacağını biliyorum. Bu beni korkutmuyor. Uzun zaman aldı. Dürüst olmak istiyorum. Almanya’ya vardıktan hemen sonra, geçmek tükenmek bilmeyen astım nöbetleri başladığında ölümden korkuyordum, gerçek korku, geceleri uykunuzu kaçıran türden bir korku. Birçoğunuz bu korkuyu biliyorsunuz. Orada yatıp karanlığı düşünüyorsunuz ve karanlık hayal edilemez ve korkunç geliyor. 60'li yaşlarımda, bu konuda farklı düşünmeye başladım. Ölmekte olan insanlara, arkadaşlarıma, yaşlı akrabalarıma eşlik etmeye başladım. Onların gidişini izledim. Bazıları korkuyla, bazıları huzurla. Ve huzurla gidenlerin, geride bıraktıkları şeye daha az bağlı olmadıklarını, daha az sevmediklerini fark ettim. Sadece bir noktada gerilimi serbest bırakmışlardı. Kız kardeşim Ayşe öldüğünde oradaydım. O sakindi. Korkmuyordu. Elimden tuttu ve gözleri—daha iyi bir kelime bilmiyorum—açıktı, boş değil, açık, sanki benim henüz göremediğim bir şeyi görüyordu. Bu beni değiştirdi. Bugün, ölümü yakınlarda yaşayan eski bir tanıdık gibi düşünüyorum. Her gün kapımı çalmıyor. Ses çıkarmıyor, ama orada olduğunu biliyorum ve yokmuş gibi davranmayı bıraktım. Kaçınılmaz olanı kabul ettiğinizde, üzerinizdeki gücünü kaybeder. İşte büyük paradoks bu. Sonun olasılığını ne kadar çok kabul ederseniz, an o kadar canlı hale gelir, sabah kahvesinin tadı o kadar güzel gelir, pencere kenarındaki kızıl gerdan kuşuna da, bahçenizde oynaşan minik kediciklere de o kadar çok sevinirsiniz, hâlâ yapabileceğiniz konuşmalara o kadar derinlemesine dalarsınız. Acelem yok. Olabildiğince uzun süre kalmak istiyorum, ama panikten değil, sevinçten işte fark bu.
İsmail Samur / Emekli Öğretmen