SEYRANİ DİVANI
Anadolu Hak Âşıklarından Everek’li Seyyid Mehmet Seyrânî
Derleyen Tashih Eden: Mütercim Ömer Atmaca
Âşık Seyrânî’nin Târihçe-i Hayatı:
19.yüzyılın en ünlü halk ozanı ve güzel memleketimiz Kayseri’mizin medâr-ı iftihârı Âşık Seyrânî, 1220/1805 yılında Develi’nin Câmi-i Kebîr mahallesindeki Oruza sokakta dünyaya gelmiştir. Seyrânî’nin asıl adı, Mehmed’tir. Babası, bu mahallenin Câmi imamı Câfer Efendi, annesi ise Emine hanımdır. Seyrânî, dört çocuklu bir âilenin en büyük oğludur.

Türk edebiyâtının en ünlü simâlarından biri olan Seyrânî’nin âşık geleneği içinde sâde kişilikten sanatçı kişiliğe geçişi dört safhadan oluşmaktadır:
I. Hazırlık devresi:
a. Seyrânî ilköğrenimini ve din derslerini babasından almış ve babasının görev yaptığı câmide, bil fiil müezzinlik yapmıştır.Takvâsı, tevâzusu, sâflığı ve mert kişiliği ile birçok efsânelere konu olmuştur. İşte bir örnek:
b. Bir yaz mevsiminin mehtaplı bir gecesinde, evlerinin kapısı vurulur. “Cemaat dışarıda kaldı, sabah namazının vakti geçiyor” gibi sesler yükselir. Babası yatağından telaşlı bir şekilde fırlar. O zaman henüz 10 yaşındaki oğlu Mehmed’i câmiyi açmak ve kandilleri yakmakla görevlendirir.
II. Olağanüstü haller görmesi:
a. Seyrânî kilitlenmiş câminin kapısını anahtarıyla açar fakat kandilleri yanık bulur. Donuk ve ölgün ışıklar saçan kandillerin titreyen ışıltıları altında saf tutmuş aksakallı, yeşil sarıklı ve nur yüzlü bir cemâat görür.
b. Seyrânî safta ki bir kişilik boşluğu gö+üp orada namaza durur. Selam verilip duâ yapıldıktan sonra mihraptaki zât Mehmed’e bakıp, “Yaklaş oğul, yaklaş.” deyince cemaat ayağa kalkıp saygıyla yol verirler. Mehmed el pençe saygıyla yaklaşıp diz çöker ve o mübârek zâtın elini öper. O da diğer elindeki aşk şerbetini Mehmed’e uzatır ve “İç oğul iç, dost elinden aşk şarabını ki hidâyete erişesin. Sen de düştün aşk denizine, yüz yüzebildiğin kadar.” diyerek başarılar diler. Bu kıssâyı: “O Hızır’a vermiş sâkiler pîri dolu, âb-ı hayât-Bize himmet eyleyen zât, işte o âlî sıfât” mısraları belgelemekte.
c. Sonra câmiden çıkarlar. Mehmed bu yeni arkadaşlarına “Anahtarı eve bırakıp koşarak size yetişirim.” diyerek eve gelir. İlibe istikâmetine giden arkadaşlarının peşinden koşar; günlerce dağları, köyleri ve kasabaları arasa da bulamaz. Bitkin olduğundan evlerine gitmeye mecâli kalmaz ve Bileç’teki kendi bağlarına düşüp yirmi gün derin bir uykuya dalar. Nihâyet bağa üzüm almak için giden Annesi Emine Hanım bulur.

III. Uyanış:
a. Anne şefkatiyle oğlunu bağrına basarak öper. “Mehmed’im, buraları seyrânamı geldin, Seyrânîm?” der demez gâipten bir ses, Mehmed’in kulağına erişir: “Annen mahlasını söyledi, sen de o mahlas ile çal, söyle!”
IV. Deyişleri: Şiirlerini Hak’tan gelen ilhâmlardan almış, ritmik ve intizamlı bir şekilde hazır cevap olarak söylemiştir.
II.Mahmut döneminde hâin Yeniçeriliğin isyanları sebebiyle cehâlet baykuşunun çirkin sesleri ve batı kültürüne temâyül, tüm yurtta yükseliyordu. O dönem Develi’mizde “Halâsiye Medresesi”nden başka, bir ilim müessesemiz yoktu. Seyrânî bu câhillik devrinde istemeyerek te olsa bu medreseye gider ve üç senelik orta öğrenimini alır. Rutûbetli bodrumları, basık ve sıkıcı köşeleri olan bu medresede ilk ve ortaokul öğrencileri aynı sınıfta Mızraklı ilmihal, şiir şeklinde lügat kitapçığı olan Sübha-i Sıbyân, sarf ilmindeki fiil çekimleri ve «Mahvûfun-Mahûfun» gibi illetli fiillerin eski hâlini yeni hâline sokmak için hiç durmadan ezber yapıp nefes tüketiyorlar, koro şeklinde bağırarak da kafa patlatıyorlardı. Ortaokulu bitiren öğrencilere nahiv, din kültürü, meâl ve hadis dersleri için lise sınıfı açılmıyordu. Seyrânî, en çalışkan öğrencilerini bile keşf edemeyen böyle bir müesseseyi nefretle terk eder. Tıpkı “Çalıkuşu” isimli romanın kahramanı gibi. Seyrânî babasının câmisinde müezzinliğin yanı sıra âile bütçesine katkıda bulunmak için önce çarşıda destan satar sonra da Develi’ye gelen aşıklarla atışmaya başlar ve 1229/1814 yılında sönmüş bir volkan olan Erciyes dağı son kez lavlarını püskürtmesiyle ilimizde kuraklık ve tâun gibi hastalıklar zuhur ettiği haberini alır almaz Kayseri’ye gider. Felâket bölgesinde Kars-Kağızman’lı aşık Sezâi ile karşılaşır ve felâket zedelere destanlar yazarlar.

Bin iki yüz otuz beşte, bu Seyrânî geldi / Aşkı sinemi deldi.
Şiirinde olduğu gibi Seyrânî, hanımı “Rahıme”ye 1235/1820 yılında sevdalanıp kendisini istemek için kapısının eşiğine varacağına dâir ikrâr verir.Her Anadolu gencinin çalışmaya koyulduğu gibi Seyrânî de Kayseri, Niğde, Kırşehir ve Yozgat gibi yakın illere gidip aşıklarla atışarak para kazanır. Başka bir ile geçtiğinde yabancı olduğunu anlayan biri, yarışmadan sonra köyün misafir odasını kendi evi gibi göstererek buyur eder. Yorgun ve bitkin Seyrânî’nin derin uykusundan istifâde ederek parasını çalıp kaçar. O da “Bin iki yüz otuz altıda, Seyrânîye kıyılır mı? Mısralarıyla dolandırıcıya intizâr eder.1236/1821 yılının sonlarında Kayseri’den geçerken yeniçeri isyanlarından ötürü paşaların halka zulümlerini görür ve destanlar yazar. Develi’de biraz dinlendikten sonra 1822 yılında yine gurbet ellere düşer:
Seyrânî döndükten sevdası çevrede duyulup 19 yaşına basınca Develi eşrâfının öncülüğünde dindar bir âilenin tek kızı olan hâfız Rahıme ile evlendirilir. 1825 yılında vatanî görev için askerlik şubesinden celp gelir. 1244-1828 sılasına izine gelince Havadan Baba için bir levha yazar ve ziyaretinde türbesine asıp çocuğunun yetim kalma korkusundan himmet diler:
Dışarda Mısır, Yunan ve Rus savaşları, içerde Yeniçeri isyanları olduğundan askerliği yedi sene sürer. Bunu 1832 tarihine âit Develi Nüfus sayım Defterindeki “Der Âliye’ye=Askerlik ocağına gitmiştir, sinni=yaşı 27” İbâresi belgelemektedir. 1251/1835 yılında terhis olan Seyrânî, Develiye döner, birkaç ay dinlendikten sonra önce Adana, Maraş, Konya, Çorum gibi yakın illeri gezer, âşıklarla yarışır, yener ve âşık geleneği üzere el öptürür. 1252/1836 yılında İstanbul’a gitmeye karar veren Seyrânî, ahbâbı-Türk dostu tüccâr “Sultanoğlu” lakabıyla tanınan ermeni Agop Evihan ağanın at arabasıyla İstanbul’a giderler. Çook uzun seneler gurbet ellerde kalacağını hissettiğinden, at arabasından gözü hep Erciyese takılır ve bakakalır. O Erciyes ki, sönmüş bir yanardağ. Evet o Erciyes ki, bağrından çıkardığı aziz evlâdının şahsında ete-kemiğe bürünerek şiir ve hiciv olup patlamış; Vatan hâini batıperest Tanzîmâtçıların, ikiyüzlü dalkavuk, zâlim ve işbirlikçi idârecilerin üzerine. Sonra da at arabayı Üsküdar sırtlarındaki kırsal alandaki ahıra bırakırlar, hamallarla yolcu kagırgalarına binip denizden Eminönüne geçerler. Mercancılar yokuşundaki dükkanına hamallar ile deri, keçe, kösele ve malzemeleri bıraktıktan sonra Nûr-i Osmâniye câmisinin az ilerisinde bulunan büyük meydandaki Çemberlitaş âşıklar kırâathanesine varırlar.
Seyrânî, hemşerisi şâir Celâleddin Efendi ile mektupta sözleştikleri gibi burada buluşurlar. Şâir Celâleddin Efendi Yıldız sarayında Kâsım paşanın kâtibi olup Beşiktaş’ta ikâmet ettiğinden Seyrânîyi Çemberlitaş’ta bir hânın-pansiyonun odasına yerleştirir ve Seyrânî ilk üç sene, sular idâresinin fen hizmetlerinde çalışır. İlk sene âşıkları dinleyip tarzlarını öğrenir ve ikinci sene sahneye çıkıp er diler. Karşısına, Semâi kahvehanelerine vekillik yapan Nâmi adında meşhur bir âşık çıkar. Yaşına hürmeten Nâmi’ye yenilir. Tesâdüfen seyredenler içinde Develi-Tombak köyünden sarayın subaşısı olup küp almaya gelen Hacı Mâviş Ağa, Kayseri ismini duyunca gelir kucaklar. Subaşısının görevi, Maslak/Ayazağa daki Hamidiye kaynak suları membaından küpler içinde saraya su taşımak idi. Hacı Mâviş Ağa, Seyrânînin ikinci ve üçüncü senesinde bir hattat tutarak sahnede atışan Seyrânî’nin şiirlerini yazdırıp 1837 ve 1838 yılında cönk haline getirir.
Bu şiirlerin hepsi de toplumu eleştiriye yöneliktir. Hacı Mâviş Ağa daha sonraları Seyrânîyi Yıldız Sarayına götürüp misafirhânede ağırlar. Burdaki makâm ve mevkî sahibi hemşerileriyle tanıştırır. Nihayetinde Seyrânî, Kayseri/Pusatlı’dan Deniz kuvvetleri komutanı Ahmed paşa ve Develüzâde Kâsım paşa gibi hemşerilerinin referansı ile İstanbul’un en gözde medreselerinden biri olan Köprülü Mehmet Paşa Medresesi’ne kaydedilir. Seyrânî bu medreseye hicri 1254 yılında girip hiç aralıksız beş sene devam eder ve 1259/1843 te “Aliyyül A’lâ=Pekiyi” dereceyle icâzet alır. Köprülü Mehmet Paşa Medresesi, II. Mahmut türbesinin tam karşısında olması münâsebetiyle her Cuma günü, Osmanlı hânedânı ziyâret ettiğinden tâ Beyazıt’a kadar tüm yollar tutuluyordu. Bu sebeple güvenlik açısından o medreseye herkes alınmıyordu. Zaten Trabzon’lu nakkâş Ziveri’de bu medreseye, Osmanlı-Rus savaşlarının eşsiz kumandanı Gâzi Osman Paşa Kolağası=Ön Yüzbaşı rütbesiyle pâyitahtta taltif edildiği zaman torpille aldırmıştı.
Seyrânî eğitim süresince disiplin gereği eleştiriden uzak şiirler söylemiştir: Meyveler Destanı, Kuşlar Destanı, Esnâf Destanı ve Yaş Destânı gibi. Seyrânî, Arapça, Farsça ve Osmanlıca olmak üzere Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akâid ve Kelâm gibi dersler görür ve Köprülü Mehmet Paşa-Süleymaniye kütüphanelerinde araştırmalarda bulunur. Seyrânî, en önemli toplumsal meseleleri ve dînî konuları çözecek kadar keskin zekâ, kuvvetli bir fikre, geniş ve kuşatıcı bir akla sahiptir. Eğer İstanbul’da atamaları bekleseydi o diploma ile Müftü veya Müderris olabilirdi. Seyrânî, hüsn-ü hatt ve nakkâşlık gibi güzel sanatları bu medresede öğrenmiştir. Öyle ki devletin sosyal hizmetler bakanı Sultân Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem valide sultânımız, yaptırdığı yüzlerce câmi, hastane, okul, çeşmelerden çoğunun kitâbesini Seyrânî’ye teklif etmiş, o da derslerinden ve şiir atışmalarından ötürü kabul edememiş, padişah annesinin gönlü kırılmasın diye birkaç tanesini yazıp sonra da medrese arkadaşı şâir Ziver’e yönlendirmiştir. Zaten nakkaşlıktaki ustalığını son sınıfta iken, köprülü Mehmed paşa medresesinin avlusundaki kuyu etrafında özenle ve saygıyla müsennâ şeklinde “ Lâ kuvvete illâ billâh” “Ya Ali” “Ya Fâtıma” “Ya Hasan” ve “Ya Hüseyn” olmak üzere beş aded mermer tablo yazarak göstermiş ve babası Cafer efendinin görev yaptığı camiye asmıştır. 1259/1843 te sılasına döndüğünde mezuniyet onuruna ilk kitâbesini, Enver Câmiîne yazıp kapısının üzerine asmıştır: İkinci kitâbesini ise 1260/1844 yılında ceylan derisi üzerine yazıp çerçeveleterek “Kırklar Dergahı” olarak bilinen Develi’de ki Ulu Câmiye asar: