Everekli Halk Ozanı Âşık Seyrani

Ülkemizin en büyük dağlarından biri, Erciyes… Evet o Erciyes ki sönmüş bir yanardağ… Rivayete göre 1800’lü yıllarda Kayseri’nin medar-ı iftiharı olan Seyrani dünyaya geldiği sene de püskürtmüş lavlarını… Evet o Erciyes Dağı ki sönmüş büyük bir volkan, bağrından çıkardığı aziz evladının şahsında ete kemiğe bürünerek söz olmuş, şiir olup, zulmün, ikiyüzlülüğün, haksızlığın, sahtekarlığın, ahlaksızlığın üzerine ikinci kez patlamış.

Türk edebiyatının en ünlü simalarından biri olan Seyrani’nin aşık geleneği içinde sade kişilikten sanatçı kişiliğe geçişi kısaca hayatı şöyle anlatılır:

Aşık Seyrani’nin Hayatı:

Asıl adı Mehmed olan Seyrani’nin, babası Oruza Mahallesi’nin Camii imamı Cafer Efendi, annesi ise Emine Hanımdır. Seyrani dört kardeş olup, ailenin en büyük oğludur. İlköğrenimini babasından alır. Yaz mevsiminin mehtaplı bir gecesinde evlerinin kapısı vurulur:

- Cemaat dışarıda kaldı, sabah namazının vakti geçiyor. Diye bir ses yükselir.

Babası Cafer Efendi yatağından telaşlı bir şekilde kalkarak o zaman on beş yaşında olan oğlu Mehmed’i camiiyi açmak ve kandilleri yakmak üzere camiye gönderir.

Çocuk kilitli camiinin kapısını anahtarıyla açar; fakat kandilleri yanık bulur. Donuk ve ölgün ışıklar saçan kandillerin titreyen ışıltıları altında peş peşe ve düzgün saf tutan yeşil sarıklı, beyaz sakallı, iri yapılı güzel kıyafetli ve nur yüzlü bir cemaat görür.

Mehmed saftaki bir kişilik boşluğu görür. Hemen oraya girip namaza durur. Selam verip dua yapıldıktan sonra mihraptaki zat Mehmed’e bakıp

  • “Yaklaş oğul, yaklaş” deyince bütün cemaat ayağa kalkıp saygıyla yol verir.

Mehmed eli göğsünde saygıyla yaklaşıp diz çöker ve o mübarek zatın elini öper. O da diğer elindeki aşk şerbetini Mehmed’e uzatır.

  • İç oğul iç, dost elinden aşk şerbetini iç de hidayete eriş. Sen de düştün aşk denizine, yüz yüzebildiğin kadar. Diyerek, başarılar diledikten sonra hep birlikte camiden çıkarlar. Mehmed yeni arkadaşlarına, Anahtarı eve bırakıp size yetişirim. Diyerek eve gelir caminin anahtarını eve bırakır. İlibe Dağı istikametine giden arkadaşlarının peşinden koşar. Dağları taşları, köyleri ve kasabaları ne kadar ararsa da bulamaz. Baygın ve bitkin bir halde Bileç teki kendi bağlarına düşer. Birkaç gün derin bir uykuya dalar. Tesadüfen o gün bağa gelen annesi Emine Hanım tarafından bulunur. Anne şefkatiyle oğlunu bağrına basan annesi Emine Hanım
  • Mehmed’im buralara seyrane mi geldin? Der. Böylece annesi mahlasını vermesine vesile olur.

 

 

 

Seyrani’nin Şairliği:

Şiirlerini, Hak’tan gelen ilhamlardan almış ritmik ve intizamlı bir şekilde hazır cevap olarak söylemeye başladığı yıllarda ilçede bulunan Halasiye Medresesi’nde iki sene okur. Sonra Develi eşrafının öncülüğü ile Seyrani evlendirilir. İki oğlu, dört de kız evladı dünyaya gelir.

Aşık Seyrani İstanbul’da Yıldız Sarayında:

Vatani görevini altı yıl yaptıktan sonra Develiye döner. Önce Adana, Maraş, Konya, Çorum gibi yakın illeri gezer, âşıklarla yarışır ünü her geçen gün yurt çapına yayılır. Seyrani İstanbul’a gitmeğe karar verince yakın ahbabı Türk dostu tüccar       “Sultanoğlu”  lakabıyla tanınan Ermeni Agop Ağanın at arabasıyla İstanbul’a giderek âşıklar kıraathanesine varırlar. Âşık Nâmi adında yaşlı ve meşhur zat ile yarışır. Geleneğe göre Seyrani  Nâmi’nin elini öper. Tesadüfen kahvede seyredenler arsında sarayın subaşısı (Sular İdaresi Başkanı)   Develi-Tombak Köyü’nden Hacı Maviş Ağa, Seyrani’nin ismini duyunca gelir kucaklar. Yıldız Sarayı’na götürüp misafirhanede ağırlar. Buradaki makam ve mevki sahibi hemşehrileriyle tanıştırılır.

Seyrani ilk sene şair Celalettin ile Sular İdaresi’nde çalışmış, sonra Saraydaki yüksek rütbeli ve her yerde sözü geçen vefakâr hemşehrilerinin yardımı ile İstanbul’un en gözde medreselerinden biri olan Köprülü Mehmed Paşa Medresesi’ne hiç aralık vermeksizin yedi sene devam etmiş ve birincilikle icazet almıştır.

Seyrani Arapça, Farsça olmak üzere birçok dini eser okur ve kütüphanelerde araştırmalarda bulunur. En önemli toplumsal meseleleri ve dini konuları çözecek kadar keskin zekâ, kuvvetli bir fikre, geniş ve kuşatıcı bir akla sahiptir. Eğer istese Müftü ve müderris (Profesör) olabilirdi. Fakat o hak aşığı zulümlere karşı hakkı savunma yolunu seçmiştir. Seyrani Hüsnü hat ve nakkaşlığı ile de namlı bir şahsiyettir.

Seyrani Kervanla Haleb’e Kaçırılıyor.

Seyrani gördüğü bir takım olumsuzluklardan dolayı sarayı terk eder. İstanbul’daki ulema ve halk meclislerinde toplumu nasihat ve şiirleriyle uyandırır. Hicivleri ve taşlamaları Saraya dokununca yakalanıp hapse atılmak üzere karar çıkar. Saraydaki hemşehrilerinden  Hacı Maviş Ağa’nın yardımlarıyla Seyrani Halep’e giden kervanın içine katılıp Halep’e gönderilir.

Gurbet çilesini Halep’te doldurup memleket hasretine dayanamaz olunca Hacı Maviş Ağa’yı ararlar oda sultan Abdulmecid’e rica eder af haberi üzerine aylar süren yolculuktan sonrasında memleketi olan Develi’ye döner. Ömrünün son zamanları sıkıntılar içinde geçen Seyrani’nin yaratılışındaki gönül zenginliği, zalim ve kızgın açgözlü kimselerin soğukkanlılığıyla iyi karşılamaya kendisini sevk etmiş ve bir derviş sabrı ile fakirliğin zorluğunu yenmiştir.

Yarın Benim Bayramım Var:

Bir sabah Seyrani samimi dostlarına:

-Yarın sabahleyin benim bayramım, düğünüm var, mutlaka gelin diye tembihler ve evine döner.

Ertesi sabah ebedi âleme göç eder.(1866) Seyrani’nin sonsuz âleme göçüşüne rağmen şiirlerinin ahengi Anadolu’nun dik yamaçlarında, solgun ovalarında birçok zaman titreyip akisleri ufukları çınlatmaktadır. Seyrani ve şiirleri hakkında onlarca kitap vardır. Seyrani’nin torunlarının onu ve şiirlerini tanıması için kaleme alınan 500 sayfa kitabın önsözünden hayatını anlatan bir bölüm. Şiirleri ve sanatı ile onu zaman zaman tanıtmayı bir görev biliyorum. Ruhun şad mekânın cennet olsun Seyrani baba.

Barış abidesi Aşık Seyrani’nin şu deyişi ile yazıma son veriyorum.

Kalbini geniş tut sıkma Seyrani

Rıza-i Bariden çıkma Seyrani

Gönül Beytullahtır yıkma Seyrani

Elinden gelirse imaret eyle.

Kaynak: Seyrani Divanı, Develi Belediyesi Yayınları No:13 Şubat 2013 İstanbul-Mütercim Ömer Atmaca