Emekli Öğretmen İş İnsanı Mustafa Kurmel ağabey, ailesini ve hayatını  

anlatmaya devam ediyor:

BABAMIZ ÇERKEZ İZZET KURMEL AĞA:

Babam okuryazar değildi ama çok akıllı bir adamdı. Okula karşı çok büyük zaafı vardı. Okulu da okuyanı da çok severdi. Okuyana çok yardımcı olurdu. İlkokul 3. Sınıfı bitirince ben de ağabeyim gibi 4. ve 5. sınıfı Yahyalı’da okudum. Dördüncü sınıfı okurken bir dul kadının evinde kaldım. Bir yıl sonra bir pansiyon açıldı. Pansiyonda yeme, içme, yatma okulun içinde oluyordu. Bu yüzden son sene pansiyonda kalarak beşinci sınıfı bitirip ilkokul diplomamı aldım. Fakat okumaya karşı müthiş bir hevesim vardı.

Köyümüzde postane olduğu için şehirden gazeteler gelirdi. Gelen her gazeteyi alır okurdum. Ama Türkiye’nin durumu öyle bir şeydi ki; müthiş bir fukaralık vardı. Para yoktu, efendim pazar yoktu, malın olsa dahi satamazdın.

Hayvancılıktan, tarımdan elde edilen gelir ise ancak bir ailenin kendine yetecek kadar olurdu. Satılacak fazla bir şey olmazdı. Ağabeyim ortaokul üçüncü sınıfa gideceği zaman elbise, ayakkabı, kitap vesaire olarak otuz lira masrafı vardı. Birinci sınıfa gidenin masrafı da öyleydi. Bu yüzden ben ortaokula gidemedim. Çünkü geçimimiz iyi olmasına rağmen babamın iki öğrenciyi okutacak takati (durumu) yoktu.

O sene bizim köyden sekiz kişi ortaokula yazıldı. Sekizi de birinci sınıftan geri dönüp geldiler. Aileleri masraflarına yetişemedi.

Bu arada köyümüzde ”Pazarören'e öğretmen okulu açıldı” diye bir haber yayıldı. İsmail Hakkı diye bir okul müdürümüz vardı. Onun yanına gittim, okumak istediğimi söyledim. Ortaokula kayıt ol dedi. Ortaokulu okutmaya babamın gücü yetmiyor, Öğretmen okulunu devlet okutuyormuş dedim.

PAZARÖREN KÖY ENSTİTÜSÜ’NE NASIL GİRDİM ? :

Öğretmenimizin yol göstermesiyle köyden beş kişi, öğretmen okulunun imtihanı için Develi’ye gittik. Orada usulen bizi bir imtihan yaptılar. Sonra bana ” sen kazandın” dediler. Diğerlerini kabul etmediler. Bu olaydan sonra elimde bir çanta, yaya olarak köyümüze sekiz, on saat mesafedeki Başköy tren istasyonunun yolunu tuttum. Kardeşim (Necati Kurmel)  beni at arabası ile istasyona bırakıp geri döndü.

Ben tek başıma trenle Kayseri’ye geldim. Doğruca maarif müdürlüğüne gittim. Muaffak Uyanık diye bir maarif müdürü vardı. O zamanki maarif müdürleri çok idealist insanlardı. Çok da soğuk hava, üzerimde palto filan da yok, çok üşüdüm Beni sobanın yanına oturttu. O gün okulun kamyonu gelmiş, şoföre ”bunun paltosu filan yok, bunu şoför mahalline oturtun.” diye talimat verdi. Fakat şoför mahallinde öğretmenler olunca beni arkada dulda bir yere yerleştirdiler. Öyle titreyerek kamyonun arkasında gittim.

Pazarören’de okula varınca ” kadrolar doldu." dediler. Üç sınıf alacaktık üçü de doldu dediler. Mevsim 1940 yılın son ayları. Yalçın Bey’e ”Efendim ben zaten zor geldim” dedim. “Lütfen beni geri göndermeyin” dedim. Konuşmamı filan da beğendi galiba ki; “Osman Coşkun’un sınıfına git, benim gönderdiğimi söyle oraya otur” de' di. Osman Coşkun'un sınıfını buldum, 1/ B sınıfı. “Kim gönderdi oğlum seni” dedi. “Yalçın bey gönderdi” dedim. “Boşuna göndermiş, benim sınıfını doldu dedi.”

“Nereye oturtacağım seni, tepeme mi oturtacağım” dedi. Sonra da;

”Madem gelmişsin otur şuraya" diyerek beni en arkada bir yere sıkıştırdı. Öğretmen tabiat dersinde beş duyuyu anlatıyor, çocuklara

 "Ben size bilumum kokuları anlattım. Tabiattaki o güzel kokuları nasıl alıyor burnumuz?” diye bir soru sordu.

 Kimseden cevap gelmeyince ben parmak kaldırdım.

"Bütün kokular, havadan hafif olduğu için havada yüzerler. Hava yahut rüzgârın etkisiyle bizim koklama duyumuz olan burnumuza çarptıkları vakit beynimizle bunu algılarız. Hangi koku olduğunu böylece anlarız" dedim.

”Aferin be.” dedi, ”seni sınıfıma alacağım” dedi. Benim yetişme tarzım onlardan iyiydi herhalde. Sonraki yıllarda da bu böyle devam etti. Sınıf 60 kişiymiş. Bu arada zaten bir arkadaşımız ayrılıyormuş. Böylece benim varmamla sınıftaki öğrenci sayısı azalmamış oldu. Yine 60 kişi olarak kaldı. Okula kayıt olmam böyle oldu.

ANNEM AKILLI BİR KADINDI:

Tekrar başa dönüyorum. Beş kız kardeşim evli, beşi de sağlıklı Allaha şükür. Annem akıllı bir kadındı. İyi bir ailemiz vardı yani rahat bir ailemiz vardı. Elan anamız babamızdan başka bir acı görmedik.

Yalnız ikinci kardeşimi Ankara’ya ablamın yanına gönderdik. Orada da okumadı. Babam da;

-Herkes kısmetini okumakla bulmaz ya, ikiniz okudunuz bu da benim yanımda işe güce baksın, bana yardım etsin dedi.

Böylece Necati, babamın yanında çifte çubuğa baktı, hayvanlara baktı. Babam sığır ticareti de yapardı. Sürek alırdı, Kayseri’de pastırmacılara sürek satardı. (Sürek: satmak için pazara götürülen hayvan sürüsü)  Kırk yıl bu sürek işine devam etti.

AĞCAŞAR KÖYÜMÜZ :

Böylece Necati babamın yanında yetişti. Babam biraz para kazanınca, Mustafabeyli'ye yakın Ağcaşar diye bir köy var, sulak bir köy. Kavak dikmek için ben bu köyden 33 dönüm arazi almıştım. Sonradan babam da MustafaBeyli’deki arazilerimizin bir kısmını vererek, Ağcaşar’dan onun iki üç misli arazi aldı. Bizim köyden üç kilometre uzakta, orada ev yaptırdık, bir çiftlik düzenimiz oldu. Orada çiftçiliğimiz de hayvancılığımız da vardı. Orada yalnız yaşıyorduk. O bölgenin en ileri derecede çiftçisiydik. Sonradan oraya baraj yaptılar, bizim çiftlik barajın altında kaldı.

KARDEŞİM NECATİ NASIL MEDENCİ OLDU ? :

O yıllarda madencilikle uğraşan bir amcam vardı, eski madencilerden. Agcaşar Göleti yapılmadan önce kardeşim Necati bu amcamın yanında madenciliğe başladı. Amcamın oğluyla bir şirket kurdular. Burada madencilikte çok başarılı oldular. Kardeşim buradan kazandıkları parayla Saray Halı Fabrikası’nın önemli bir hissesini satın aldı. Daha sonra İstanbul’a gitti. İstanbul’da işi daha da büyüttü. Gazetelerin yazdığına göre; kardeşim Necati Kurmel Türkiye’nin 24. veya 25.  zengini oldu…

Kaynak: Mimar Ali Sağlam Pazarörenli Yıllar Kitabından.

(HAFTAYA 3. BÖLÜM)