(Elif Ağa Hatun, Öğretmen M. Taki Cebeci ve Zile İlkokulu)
AVŞAR MUHTARI ELİF AĞA HATUN:
Mustafa Kurmel hatıratlarını anlatmaya devam ediyor:
O günlerin birinde at sırtında bir bayan; başında fes, arkasında uzun bir belik, bacaklarında etek, eteğinin altında uzun bir şalvar kamçısı elinde Yeregeçen köyünün muhtarı Elif Ağa okulumuza geldi. Ben talebe başkanıydım. ”Müdür bey nerede?" dedi. Tuttum müdürümüz Şevket Gedikoğlu beyin odasına götürdüm. Odaya girer girmez ”Şevket bey, sana sitem etmeye geldim.” dedi. Gedikoğlu, hayrola Elif Ağa ne kusurumuzu duydun? Deyince:

”-Bu, evladı vatana sürekli patates yediriyormuşsunuz. Avşar'ın unu ekmeği var, Avşar ne güne duruyor?” dedi, ”Sana un toplayıp getireceğim.” dedi. Şevket Gedikoğlu çok memnun oldu, ”Aman Elif Ağa böyle bir şey yaparsan çok ikram olur.” dedi. Bu olaydan birkaç gün sonra Elif Ağa üç dört kağnı dolusu un topladı, getirdi. O Avşarların böyle bir bonkörlüklerine şahit oldum. Kağnılarına unları yüklettiler getirdiler. Okulun her şeyine yardımcı oldular.
Elif Ağanın kardeşleri İstiklal Savaşı’ nda şehit olmuş cphede. Elif Ağa işi eline almış, hiç evlenmemiş ve köylerini yıllarca idare etmiş, erkek gibi bir kadındı. Okulla da sıkı irtibatı vardı. Orada okuyup da öğretmen olan çocuklar, şehirlere gelince kendi çocuklarını daha iyi imkânlarda okutma fırsatı buldular. Her öğretmen çocuklarını çok iyi yetiştirdi. Çoğunluğu çocuklarını Üniversitelerde okuttu.
ÖĞRETMEN M.TAKİ CEBECİ:
Bir olay anlatacağım, iyi dinle: Bizim Zile köyümüzde öğretmenlik yapmış, benim de çok saygı duyduğum, Develili, M. Taki Cebeci adında bir öğretmen vardı. Bu öğretmen, Kuva-yı Milliye zamanında Kayseri’de, ”Kuva-yı Milliye haktır, Vatanımız için savaşacağız,” diye Anadolu’da ilk fetva veren âlimlerden Kara Müftü’nün ( Fevzi Numan Cebeci) oğluydu. (Türkiye’nin çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı.

SARIZ’IN GÜMÜŞALİ KÖYÜNDE HASAN ŞEN DİYE BİRİ:
Sarız’ın Gümüşali Köyü’nde öğretmenlik yapmış. Orada Hasan Şen diye bir öğrencisi varmış. Hasan Şen’in kardeşleri keçi filan beslerlermiş. Hasan Şen de onların satışına yardım edermiş. Taki Bey bir gün, keçi satarken Hasan’ı görmüş. Bunun üzerine, ”Hasan senden utanıyorum, benim talebem böyle olmamalı!" demiş.
Hasan da ”Ne yapayım öğretmenim, kardeşlerim yetiştiriyor. Ben de satıyorum." demiş. ”Hasan, öğretmenler ticaret yapamazlar, yasak! Bir gün seni öğretmenlikten atarlar." demiş. Taki Bey zaman zaman bana da anlatırdı, ”Öğrencilerimin içinde Hasan Şen’den utanıyorum.” derdi.
Kardeşim Necati, bu öğretmen Taki Bey’i saygısından dolayı, Ankara’da açtığı Saray Halı mağazasına müdür yaptı. Saray Halı’da murakıp olarak uzun yıllar hizmet etti. Ankara’da Saray Halı’nın tüm bürokratik işlerini o hallederdi.
M.Taki Bey orada çalışırken karı koca bir hastalığa tutulmuşlar. Beş, altı doktora gidip gelmişler. Çare bulamamışlar. Demişler ki ”Falan yerde bir hanım doktor var, doçentmiş. Bir de ona görünün.” Karı koca aynı hastalığa tutuldukları için eşi Arife hanımla birlikte gitmişler. Dertlerini anlatmışlar.
Doktor hanım dinlemiş, bir ilaç vermiş ” bu ilacı kullanın, üç gün sonra yine gelin." demiş. Geldiklerinde bakmış, başka bir ilaç daha vermiş, ” Bir hafta sonra geleceksiniz.” demiş. Ondan sonra teşhisi koymuş ve tedavi etmiş. Tedavi tamamlanıp iyileşince
” Borcumuz ne olacak?" demiş Taki Bey.

" Borcunuz yok Hocam." cevabım alınca Taki Bey şaşırmış.
”Kızım, benim hoca olduğumu nereden biliyorsun?" demiş. Doktor hanım durumu anlatmış. Benim babam da öğretmendi, bana sizin isminizi yazdırdı, "Develili Cebeci soyadlı biri gelirse, ondan para almayacaksın. Ayrıca da elinden gelen her türlü yardımı yapacaksın.” dedi. ”Siz O’sunuz...” deyince Taki Bey’in merakı daha da artmış. Kızım babanın adı neydi diye sormuş. Öğrenince de ” Aman kızım, sen benim torunumsun öyleyse, senin nefesinden özür diliyorum. Babana çok selamımı söyle. Ondan da özür diliyorum.” demiş.
Çünkü doktorun babası, bir zamanlar ”Senden utanıyorum Hasan...” dediği Hasan Şen’miş. ..
Bizim Anadolu insanının böyle hasletleri var. Şimdi bunun gibi bu okulları bitirenlerin Ortadoğu Teknik Üniversitesinde, diğer üniversitelerde Profesör olan, çok önemli yerlerde üst düzey yönetici olan çocukları var. İşte Köy Enstitülerine bu ve benzeri olaylar ışığında baktığın vakit Köy Enstitülerinin ne demek olduğu kolayca anlaşılır.
ZİLE İLKOKULU'NA TAYİNİM:
Mustafa Kurmel anlatmaya devam ediyor: Muhtarlardan hizmet aşkı olanlar okula bir şeyler alırmış. Birisi de benim eniştem olmak üzere beş yıl muhtarlık yapmış bazı gafiller vardı. Okula beş kuruş para ayırmazlardı.
Geldiğimde okulda 210 çocuk var. Buna karşılık Develili Ahmet Yıldırım adında bir öğretmen var. Ben varınca, okulun başöğretmenliğini bana verdiler. Dördüncü ve beşinci sınıfları ben aldım diğer sınıfları da eski öğretmene verdim.
Bunun üzerine ”Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler başöğretmenliği de yapamazlar, 4. ve 5.Sınıfları da okutamazlar, bilgileri yeterli gelmez." diyerek beni Bakanlığa şikâyet ettiler.
Hâlbuki o zamanki fikre göre, öğretmen köyde kalacaktı. Yaz tatilinde de okula iyi bakılsın diye. Zaten maaşımız düşük! 12 lira makam maaşı var ondan da istifade etsinler diye başöğretmenliği bizlere veriyorlardı. Diğer öğretmenler gelip geçici. Onlar geliyor, cuma günü akşamdan kaçıp gidiyor, pazartesi sabahı da derse ya yetişir ya yetişemez! Köyde durmaya gönülleri yok. Böyle, köyde bizim gibi candan yürekten köy hizmetine, okula sarılmıyor. Ders zamanı çocukların bir kısmı yerde oturuyor, bir kısmı beş, on sıra var orada oturuyor.
Maarif memurundan iki gün izin aldım, Yahyalı’ya gittim. O zamanlar orman teşkilatı filan olmadığı için kereste satan resmi bir yer de yok. Kirazlı Köyü’nde kereste ticareti yapan babamın tanıdığı birini buldum. Ondan dört atır, birde at yükü beş yük tahtayı oldukça ucuza alıp köye getirdim.
(DEVAMI HAFTAYA)