Reklam
M. Orhan Cebeci

M. Orhan Cebeci

Konuk Kalem

Kara Müftü'nün 25-30 Yıl Gizlediği Sırrı Neydi?

25 Kasım 2022 - 15:01 - Güncelleme: 25 Kasım 2022 - 15:08

 *Fevzi Numan Cebeci Namı Diğer Kara Müftü Atatürk’ün Huzurunda
 *Kara Müftü’nün Ölüm Kalım Hikâyesi

*Kara Müftü’nün 25-30 Yıl Gizlediği Sırrı Neydi?

Bundan 60-70 sene önce kışlar çok bereketli geçer, şehir merkezine bile 1-2 metre kar yağardı. Her seferinde, halkın deyimiyle “Kar yağdığı zaman deve kuyruğuna değmeli” denirdi. Evlerin karları yarım metreyi geçmeden erken kürenmezse damlar çökerdi.

Abilerim, dam kürürken ben de heveslenir çıkardım. Çocuk düşmesin diye beni kovarlardı. Sokağa atılan karların birikmesiyle tek katlı evlerin damı yolla bir seviyede olurdu.  Bu yüzden sokakta yürürken damdan dama da yürünürdü. Karların erimesi aylarca devam eder ancak Nisan ayında, Erciyes’ten gelip şehir içinden geçen büyük dere, coşkun sel sularını Sultan Sazlığına taşırdı. Sel suyuna kapılan insan ve hayvan olursa; iflah etmez boğulurdu. Yaz gelince de iki ımbıl (bir dönüm), Argıncık mevkiindeki üç ırgatlık bağımızdan kırk eşek yükü (80 Küfe) üzüm alırdık. Anam bir ay pekmez kaynatır sıra sıra koca küplere doldururdu. Fazlası satılmaz ihtiyacı olana hediye edilirdi. 50’li yıllarda halk fakir ve kanaatkârdı. Topraklar, hayvanlar ve nebatlar bereketliydi. Yerli halk arasında dilenci yoktu. Sıfır geliri olan dul ve yetimlerin ihtiyaçları ne varsa mahalleli tarafından temin edilirdi. Bu hususta teferruata girecek olsam çok şeyler anlatırdım.


Develi’nin medarı iftiharı Kara Müftü, saygın ve âlim bir hocaydı. Ancak sigara içmesiyle kötü örnek oluyordu. Anamın ısrarına rağmen, babam  “Kara Müftü de içiyor” diye bir türlü sigarayı bırakmıyordu. Ben 8 - 10 yaşlarında iken bizim eve teşrif ettiklerinde bu hocayı tanıdım ve elini öptüm. Benim hatırladığım kadarıyla, 1950’li yıllarda, kışın kahvehaneye gitmek istemeyen aile babaları, uzun kış gecelerinde, onar kişilik sohbet gruplarıyla yatsı namazından sonra on günlük arayla ve sırayla arkadaş evlerinde toplanırlardı. Yâni bir evde üst üste on gece toplanırlardı. Son gece, büyük sofra veya sinilerle kış çerezi, tatlı ve meyve ikram edilirdi. Kışın en şiddetli olduğu üç ayda (mahalli tabirle, karaaaş, zemheri, gücük) yani; Aralık, Ocak ve Şubat aylarında on arkadaş grubu yüz uzun kış gecesi toplanıp dinî ve örfî âdete göre sohbetler ederek kışı değerlendirirlerdi. Kendisine sıra gelen her ev, ona göre ikram edeceği kış çerezini, çayını ve kahvesi hazırlar, hatıra binaen bir de sohbet edecek hoca çağrılırdı.



Kara Müftü Ev Sohbetinde:

Sırası gelen her evin bir de emir eri gibi “yumuş uşağı” olurdu. Siz buna güncel ifadesiyle garsonluk diyebilirsiniz. İki abime rağmen becerikli ve zeki diye babamın tercihi bendim. Bir de benim bu hizmete gönüllü olmamın iki sebebi vardı: Bir maddî, (!) diğeri manevi. Büyükler gibi çay-kahve içmek ve büyüklerin anlattığı harika hikâyeleri dinlemek ayrıcalığı. Ve sıra bize geldi. Babamın favori hocası, Kara Müftü, Kerimin İbrahim’in evine sohbet için teşrif etti. Hoca’nın gündemi genellikle üç konudan oluşurdu: Birisi fıkıh ve ilmihâl, diğeri siyer ve hikâyeler, üçüncü de güncel haber ve yorumlar.  Arada bir ihtilaf olursa; hakemlik de yapardı. Hoca espri ve latifeyi de sever, iltifat için şaka da yapardı. Aradan geçen 60-70 seneye rağmen, bana göre câlibi dikkat bazı konuları hâlâ unutmadım. Bir gün şöyle anlattı:
            
Kayseri’de medresede okurken, hocası  Hamurculuzâde  Osman Efendi’yi sorularıyla terletiyor.  Buna rağmen hocası, Garoğlan Hacı Numan’ı çok seviyor. Derse olan ilgisi, soru sorması ve zekâsı hoşuna gidiyor. Derken Hamurculuzâde Osman Efendi, eskisi gibi yatsı namazından sonra hemen yatmıyor,  gece yarılarına kadar kitaplar karıştırıyor,  notlar alıyor. Hanımının;  “


-Hoca efendi yeter artık, gel yat! Demesine aldırış etmeden kitap okumaya devam eder. Arada bir hanımının ikazı üzerine dayanamaz;

-Yâhu kadın, medresede başıma bir Garoğlan musallat oldu, her gün soru sorar. Derste, talebe huzurunda mahcup olmamak için uykularım kaçıyor, biraz çalışmam gerekiyor, anladın mı? Der.

Nihâyet gün gelir ve hocası Hamurculuzâde Osman Efendi’den  “aliyyü-la’lâ” icâzetini  (pekiyi şehâdetnâmesini=diplomasını) alır. Elini öper ve hakkını helâl etmesini ister. O da;
-Ben hakkımı helâl ederim, etmesine de, sen bir de yengene gidip elini öp ve helâllik iste” der. Hocasına olan minneti sebebiyle yenge hanımın elini öpmek ve helallik almak için evine gelir.

-Yenge, ben hocamın talebesiyim. İcazetimi aldım. Artık gidiyorum. Hocam, elinizi öpüp helallik almam için beni size yolladı, der. Yenge hanım, “

-Senin adın ne kuzum?” diye sorunca,

-Benim adım Hacı Numan. Hocam, bana Garoğlan! Diye seslenir” deyince, yenge hanım öfkeyle karışık-Demek,  Garoğlan sensin öyle mi? Sana hakkımı da helal etmem, elimi de öptürmem. Defol git! Garit!” (Kara it) diye kapıdan kovar. Çiçeği burnunda Numan Hoca, öfke ve üzüntü içinde dönüp, hocasına bu hoş olmayan vaziyeti anlatarak şikâyet edip teselli arar. Hamurculuzâde, beklediği senaryonun gerçekleşmiş olmasından dolayı önce keyifle kahkahasını atar, ardından hikâyenin başında arz ettiğimiz vaziyeti anlatarak talebesi Hacı Garoğlan’ı teselli eder.

Kara Müftü ’nün Ölüm Kalım Hikâyesi:

Gelelim, Kara Müftü’nün ölüm-kalım hikâyesine:  Genç, dinamik ve cesur Hocamız, Hacı Numan Efendi, Develi Kazası’na 1914 yılında müftü olur. Fetvalarında ve vaazlarında dinden taviz vermeyen bu sert mizaçlı Hocayı, halk (esmer teninden dolayı)  KARAMÜFTÜ lakabıyla anar ve sever. Halkın çoğu onun asıl adını (şimdi bile) bilmez. Verdiği fetvasıyla ve vaazlarıyla istiklâl harbine de büyük destek sağlar. Ben 40 yıllık Kara Müftü’yü,  çocukken, 50’li yılların ortasında, bir kış gecesinde, Aşağı Everek Yoğurt Pazarı esnafından Kerim’in İbrâhim’in evine, bir gece sohbetine teşrif edince tanıdım. Derken, ne münasebetle başladığını unuttuğum en önemli ve sırlı hatırasını ondan şöyle dinlemiştim:

Meteris Camiine Asılan Afiş Meselesi:

 Kara Müftü, mûtâdı üzerine bir Ramazan günü vaaz ettiği Meteris camiinden ikindi sonrası çıkarken bir de bakar ki câminin kapısına bir afiş asmışlar. Afişin muhtevâsında (içeriğinde)  “fitre ve zekâtın tayyare cemiyetine verilmesi isteniyor.  Yâni, 90 yıldır THK’na yardım(!) yâvesinin başlangıcı.  Kara Müftü, bu vaziyete çok öfkelenir. Harf inkılabı olalı daha bir seneyi geçmeden dînî  tedrîsat  ve  terbiyesi yasaklanırken, fakirlerin hakkı olan fıtır sadakası ve zekatın, verilmesi câiz olmayan bir yer için istenmesi hocayı kızdırır. “Bu afişi asacak yer bulamadılar mı? Hangi densiz cami kapısına bunu yapıştırmış?” diye öfkeyle yırtıp atar. Sen misin bunu yapan? Savcılık tevkif edip (tutuklayıp) hapseder. Kara Müftü, mübarek Ramazan’ı ve bayramı da hapishanede mevkûf (tutuklu) olarak geçirir. Hapishanede yemek ve yatak da yoktur. Her ihtiyacı evden iletilir. Çocuklardan biri her gün sefer tasıyla yemek taşır.

Hoca’nın cürmü (suçu) (!) çok ağırdır.  İdamlık suç işlemiştir.(!) Halkı, İnkılap kânunlarına ve cumhuriyet rejimine karşı isyana teşvik etmek için teşebbüste bulunmuştur.(!)  Böyle bir suç için, Develi Ceza Mahkemesi yetersizdir. Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanması için oraya gönderilir. Hoca Efendi’nin mevkuf (tutukluluk) günleri 70 günü geçer. Ve nihâyet afiş yırtmaktan dolayı,  5 liralık bir para cezasıyla (nasıl) kurtulur? (!)

    Kara Müftü’nün 25-30 Yıl Gizlediği Sırrı Neydi?

Kara Müftü’nün, ailesinden ve en yakın dostlarından 25-30 yıl gizlediği sırrı neydi? İdamla yargılanırken uzun tutukluluk işkencesinden nasıl kurtulmuştu? Bu vaziyeti Kara Müftü şöyle anlattı: “Kayseri’den beni mevcutlu (iki jandarma arasında) olarak trene yüklediler. Bir buçuk gün süren yolculuktan sonra, beni Gazi Paşa’nın huzuruna çıkardılar. Şaşırdım, içimden demek ki cürmüm (suçum) çok ağırmış diye düşündüm.

Bana,

-Hoş geldin Kara Hoca, otur sana soracaklarım var dedikten sonra,  masasının çekmecesinden bir sigara tepsisi çıkardı ve:

-Sigara içiyorsan yak bakalım kendine gelirsin, dedi. Ben de içimden, vay be adam halden anlıyor, zaten iki gündür içememiştim. Kapar gibi bir tane aldım ve dedim ki:
-Huzurunuzda içmek ayıp olmaz mı?’ O da dedi ki:

-Olmaz, bak ben de içiyorum. Canıma minnet yakıverdim. Derken elinin altındaki dosyayı açtı, eski hurufla (harfle)  yazılı bir liste çıkardı. Bunlar idamlık hocaların adlarının yazılı olduğu listesiymiş. Bazı isimlerin üstü renkli kalemle çiziliydi. Benim adımın yazılı olduğu satıra parmağını basarak gösterdi ve ‘oku’ dedi. Bir de baktım ki;

-Kayseri Develi kazasından Hacı Numan hoca, namı diğer Kara Müftü, diye yazıyordu. Korktum ve şaşırdım. Telaşımı anladı. Baktım, hafif tebessüm ediyordu. İçimden dedim ki, ulan Garoğlan ölümden korkma,  paşanın karşısında metanetini bozma. O sırada Gazi Paşa konuşmaya başladı ve dedi ki;

 -Bak Hoca, sen de diğerleri gibi bu listeye göre idam edileceksin. Ancak, hiç kimse benden habersiz idam edilemez. Sana bir sualim var, vereceğin cevaba göre adını listeden çizerim veya çizmem asılırsın, dedi ve gözlerime veya yüzüme baktı. Dondum kaldım. Elimdeki sigara izmariti parmağımı yakınca kendime gelip çekidüzen verdim ve

-Paşam sualiniz neydi merak ettim? Dedim

-Demek merak ettin öylemi? Güzel! Aslında zor bir soru değil, çok kolay bir sual! Çünkü sorudan ziyade bu mevzuda fikrin nedir, diye sual edeceğim. Önce beni dikkatle dinle, sonra soruma cevap verirsin. Ben bu vatan için geceyi gündüze kattım, yaz-kış demeden büyük fedakârlıklar yaptım. Gençliğimi vatanın selâmeti için harcadım. Ama günah da işledim. Dinî vecibeleri yerine getiremedim. İslâm’ın şartlarını îfâ edemedim. Sorum şu; ben bu vaziyette iken, cennete mi gideceğim yoksa cehenneme mi?’ dedi.

-Aman Allah’ım! Ben bu tezadı nasıl halledeceğim? Şaştım kaldım. Cennete gidersin desem, dinim elden gider, canım kurtulur. Cehenneme gidersin desem canım elden gider, dinim kurtulur.  Burada kar yok, hangisini tercih etsem zarardayım. Ancak zararın biri büyük,  diğeri küçük… Diye düşünürken aklıma müstakim (doğru) düşünmek için zaman kazanmak lâzım diye bir fikir geldi.

-Paşam, bana bir sigara içimlik müddet ver de düşünüp öyle cevap vereyim, olur mu?  Hem yanınızda sigara içmekten sıkılıyorum, izin verirseniz koridora çıkayım olur mu? Dedim. O da:

Bak Gara oğlan! Dedim:

  -Olur, yak bakalım. Dedi. Ben de bir sigara alıp koridora geçtim. Bir taraftan sigarayı somuruyor, öte yandan kendi kendimin hasmı gibi konuşuyorum. Bak Garoğlan! Dedim. Sen dünyayı mı tercih edersin, yoksa ahireti mi? Sen Allah’ın rızasını mı istersin, yoksa üç günlük dünya safâsı mı dilersin? Derken ne diyeceğim aklıma geldi! Zaten dumanım başımdan çıktığı için, elimdeki sigara da birkaç somuruşta bitmişti. Gazi Paşanın odasına girip dedim ki. –

Paşam! Sualinize cevap vermeden önce, şuradan bir kulüp alıp yaksam olur mu? Zîrâ bu narin sigaralar iki somuruşta bitiyor.  O da gülerek;

-Hay hay buyur, istediğini al yak, dedi. Ben de kalınca bir kulüp sigarası alıp yaktım. Belki son içtiğim sigara olabilir diye düşündüğüm için, pervasızdım. Çünkü vereceğim cevaplar ağır olacaktı ve Allah korkusu, başka korkuları silip-süpürdü.

Paşam! Cevabım ağır gelebilir:

-Paşam! Cevabım ağır gelebilir. Doğru bildiğimi ve kalbimin kanaatini, vicdanımın tasdiki ile söyleyeceğim. Eğer sen, bu vatan ve millet için yaptığın hizmetleri şan ve şeref için değil de Allah rızası için yaptıysan, muhakkak Allah sana mükâfatını verecektir. Bu mükâfat cennet de olabilir.  Eğer sen işlediğin haramlar ve terk ettiğin farzlar için tövbe edip hâlini düzeltmezsen;  Allah, kıyamet günü çatır çatır bunun hesabını sana sorar. Hesabını kaybeden de cehenneme gider. Ben, cennet ve cehennemin hâkimi ve sâhibi değilim. Dünyada yaşarken, hiç kimse için “sen cennetliksin veya cehennemliksin” denilemez. Hükmüm ve cevabım bundan ibarettir, dedim ve sustum. Bana bakıp;
-Bravo kara hoca’ dedi ve eliyle oturmamı işaret etti. Hayret! Verdiğim cevaba kızmadı ve beni azarlamadı. Tersine beni tasdik etti. Herhalde benimle eğlenmiyor diye düşündüm. Nitekim konuşmaya başladı. Ve dedi ki:

Asılan hocaların çoğu yağcılıktan gitti

-Asılan hocaların çoğu müdâhaneden (yağcılıktan) gitti. Bana “cennetliksin” dediler. Bir kısmı da cehennemliksin dediği için öldüler. Hâlbuki sen, medeni cesaretinle doğru bildiğin gibi konuştun. Bu yüzden seni tebrik ederim. Cesur insanları halk sever. Halkın sevdiğini de ben zâyî etmek istemem. Bana bak Hoca!  Bana erkekçe ve mertçe söz vereceksin. Buna hazır mısın? Dedi. Ben de;

-Hazırım paşam, bu ne sözü? Dedim.

-Bak elimdeki listede üstü çizilen birkaç kişiden biri olacaksın. Bunlar senin gibi yiğit adamlar.  Benimle konuşup görüştüğünü unutacaksın. Ailenden hiç kimseye ve dostlarına ve akrabalarına anlatmayacaksın ve bir daha ölünceye kadar aleyhime tek kelime konuşmayacağına dâir söz verip mukaddesâtın üzerine yemin edeceksin, dedi.
Ben de söz verip yemin ettim:



-Ben de canıma minnet söz verip yemin ettim.

Ve nihayet Kara Müftü, Kayseri hapishanesine mevcutlu olarak (kendi ifadesiyle kıran artığı olarak) geri gönderilir. Bunca sıkıntıdan sonra,  Ağır Ceza Mahkemesi, göstermelik bir murâfaadan (duruşmadan) sonra, idamdan berâtına karar verir. Mahkemeleri elinde tutan tek adam yönetimleri, (!) her devirde böyle yapa gelmiştir. Kara Müftü, “ölünceye kadar, hiç kimseye anlatmayacak ve aleyhine de tek kelime etmeyecek” sözüne rağmen bize bunu niye anlattığını şöyle açıkladı.

“Sözlü akdim, mukayyed değil mutlak ve muğlaktı. Yâni, kim ölünceye kadar belirtilmediği ve kayıt altına alınmadığı için ikimiz de yaşarken konuşamazdım. Bu akit mutlak olduğu için sustum. Ama o benden önce ölünce söz mukayyet (kayıtlı) olmadığı için bu sefer muğlak (karışık) oldu. Benim konuşmama şartım, o mu ölünceye kadar yoksa ben mi ölünceye kadar belirtilmediği içi, bir kişinin ölmesi ve muğlaklık sebebiyle akit münfesih sayılırdı. Buna rağmen Gazi Paşa 38 yılında ölünce kimseye dememe alışkanlığım bir müddet devam etti ve bu hâdiseyi, ölümünden 15-20 sene sonraya kadar da hiç kimseye anlatmadım… Sonra yaşlandım, mademki cevazı var, benimle mezara gitmesin diye de size anlattım.”



 Bu sırrı ilk kez benimle paylaşan ve gün ışığına çıkaran, konuşmanın tanığı değerli hemşerim, ağabeyim öğretim üyesi Abdülkadir Etöz hocama teşekkür eder saygılarımı sunarım. (M.O.C)

KARA MÜFTÜ’YE MERSİYE
Düşmana karşı durdular
Yanında yoktu ordular,
Şüheda canlar verdiler,
KARA MÜFTÜ gibileri.

Savaşmaya fetva verdi,
Cenge hazır olun der’di,
Görevde huzura erdi,
KARA MÜFTÜ gibileri.

Haksızlara pek battılar,
Onlarda bühtan ettiler,
Hücre zindanda yattılar,
KARA MÜFTÜ gibileri.

Bir cengâver karayağız,
Bileceğiz-soracağız,
Rahmet ile anacağız.
Kara müftü gibiler.

Tanrı yaptılar Nemrudu,
Putçular sorgusuz vurdu,
Çok yiğitler karşı durdu,
KARA MÜFTÜ gibiler.


Söyleyene suç yazıldı,
Konuşan başlar ezildi,
Sayısız kuyu kazıldı,
KARAMÜFTÜ gibileri.

Dülgeroğlu söyler sözü,
İçi dışı birdir özü,
Milletin dimağı-gözü
KARA MÜFTÜ gibileri.
Dülgeroğlu Sabit

 

 

 



 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum